Haber: Hilal Solmaz
(İSTANBUL) - Yönetmen Hüseyin Karabey, Kadir İnanır'ın sinema serüvenini anlatan "Kuzeyden Gelen Adam" belgeselinin yapım sürecini, İnanır'ın sinemadaki ayrıcalıklı yerini ve bağımsız sinemanın yaşadığı sorunları anlattı. Karabey, " Kadir İnanır, sağlığı bozulsa da dışlansa da durduğu yeri terk etmedi. Belgeselin en çarpıcı bölümlerinden birinde Kadir İnanır, 'Ben halkın içinden geldim, onurlu bir yaşam için mücadele ettim. Hiçbir güç karşısında eğilmedim' sözleriyle sinemayı yalnızca bir sanat alanı değil, aynı zamanda bir direniş ve sorumluluk biçimi olarak gördüğünü gösteriyor" ifadelerini kullandı.
"Gitmek", "İçerde", "Sesime Gel" ve "3 Kuruş" gibi filmleriyle hem Türkiye'de hem de uluslararası alanda ödüller kazanan yönetmen Hüseyin Karabey, yeni belgeseli "Kuzeyden Gelen Adam"da bu kez bir yıldızın ötesine bakıyor. Karabey'in kamerası, Türk sinemasının en güçlü ve en kalıcı figürlerinden Kadir İnanır'ın sinema serüvenini izlerken; onu yalnızca filmleriyle değil, halktan yana duruşu, politik tavrı ve bedel ödemeyi göze alan aydın kimliğiyle ele alıyor.
Belgesel, İnanır'ın Yeşilçam'da kurduğu güçlü yıldız imgesinin ardındaki mücadeleci hayatı görünür kılarken, Türkiye'nin yakın tarihine, toplumsal hafızasına ve sinemanın bir ifade alanı olmanın ötesinde nasıl bir direniş hattına dönüşebildiğine de odaklanıyor. Karabey'le, belgeselin uzun soluklu yapım sürecini, Kadir İnanır'ın neden bu ülke sinemasında ayrıcalıklı bir yerde durduğunu ve bugün bağımsız sinemanın neden seyirciden değil sistemden koparıldığını konuştuk.
Türkiye'nin en önemli yönetmenlerinden birisiniz. Çok güçlü filmler yaptınız. Kadir İnanır'ın anılarıyla yolunuz nasıl kesişti?
Kadir abiyle yolumuz 2009–2010 yıllarında kesişti. O dönem daha önce birlikte çalıştığım, çok yakın bir dostum olan Jülide Kural'ın "Frida: Yaşasın Hayat" adlı tiyatro oyununu belgeselleştirmiştim. Kadir abi bu belgeseli izlemiş ve çok etkilenmiş. Uygun bir zamanda tanıştık. O, birine güvendiğinde ilişkiyi bambaşka bir yere taşıyan biridir; neredeyse aileden biri olursun. Onu asıl tanımam ise kişisel arşivini gördüğüm anla birlikte başladı.
Nasıl bir arşivden söz ediyorsunuz?
Evlerinin alt katında, neredeyse 17 yaşından beri hayatına dair ne varsa titizlikle arşivlemiş. Fotoğraflar, 8 mm kayıtlar, VHS kasetler, afişler… Sadece biriktirmemiş; her şeyi yazmış da: öfkesini, sevincini, unutmamak için not düştüğü anları… Yazıyla kurduğu bağ gerçekten çok güçlü. Zaten gazetecilik eğitimi almış.
Benim ilk tepkim şu oldu: "Bunları bir an önce dijital ortama aktarmalıyız; yoksa bir aksilikte hepsi uçup gidebilir." Çünkü sözünü ettiğimiz arşiv, Türkiye sinemasının hafızasına dair çok büyük bir parça taşıyor. Ardından düzenli röportajlara başladık; uzun, akışkan sohbetler… Bunun yalnızca bir belgesel değil, çok daha fazla işe dönüşeceğini baştan biliyordum.
Uzun metraj filmleriyle Türkiye'nin en başarılı yönetmenleri arasında gösteriliyorsunuz. Buna rağmen neden bir biyografi filmi yerine belgesel yapmayı tercih ettiniz? Sonuçta Kadir İnanır sinemanın yıldızı; onun hayatını anlatan bir kurmaca film çok geniş bir izleyici kitlesi tarafından ilgiyle izlenmez miydi?
Ben kendimi sinemacı olarak tanımlarım. Belgesel, kurmaca, animasyon… Tür benim için belirleyici değil; konu karar verir. Kadir İnanır'ın birikimiyle karşılaşınca bunun belgesel olması kaçınılmazdı. Çünkü bu sadece bir sanatçının hayatı değil; Türkiye'nin politik, kültürel ve toplumsal portresi. Belgeselde 17 yaşındaki halini görüyorsunuz, 20'sini, 25'ini… Ne düşündüğünü, neye itiraz ettiğini, hangi bedelleri ödediğini. "Kuzeyden Gelen Adam" belgeseli, zor zamanlarda güçlüden yana değil, haklıdan yana olmanın ne demek olduğunu gösteriyor.
Belgeseli izlerken en çok şaşırtan unsurlardan biri şu oldu: Dışarıdan bakıldığında daha "steril" bir hayat sürmüş gibi algılanan Kadir İnanır'ın, aslında yoksul ve kalabalık bir aileden gelmesi, mücadeleyle büyümesi ve bu kökenle bağını hiç koparmamış olması… Sizce bu geçmiş, onun sinemasını ve hayata karşı duruşunu nasıl şekillendirdi?
Evet. Sinemada ana unsur haline gelene kadar melodramlarda yer alıyor ama sonra tercih yapmaya başlıyor. O dönem Yeşilçam'ı bugünün dizi sektörü gibi düşünmek gerekir. Bir yandan kontratlar, bir yandan ayakta kalma mücadelesi… Ama her zaman araya bir sosyal film koymayı başarıyor. 1980 öncesi sinema, bugünkünden çok daha politikti zaten. Sanat filmi diye bir ayrım yoktu; yapımcıyı ikna ederek "çaktırmadan" sanat filmi yapılan bir dönemdi.
Belgeselde sanat sineması–Yeşilçam ayrımına dair bir kırgınlık da hissediliyor.
Çünkü görünmeyen çok iş var. "Kambur", "İstanbul 79", "Açılar Paylaşılmaz" ve "Kopuk" gibi pek çok yapım, kendi dönemlerinde önemli işler olmalarına rağmen sistemli biçimde geri planda bırakıldı ve hak ettikleri karşılığı bulamadı. O dönemde iki büyük yapımcı grubu vardı ve bazı filmler "sakıncalı" diye görünmez kılındı. Sanat filmi kavramı sonradan icat edildi. Oysa Yeşilçam'ın içinden çıkan çok güçlü işler vardı. Metin Erksan, Ömer Lütfi Akad gibi isimler yüz film çekti ama biz on tanesini biliyoruz. Sistem böyle işliyordu.
Kadir İnanır hiç film yönetmeyi ya da senaryo yazmayı düşündü mü?
Hayır. Belki de buna "haddini bilmek" denebilir. Çok iyi insanlarla çalıştı ve onlara alan açtı. Ömer Kavur o yönetmenlerden biridir örneğin.
Kadir İnanır, seyirciyle çok güçlü ve özel bir bağ kurmuş bir sanatçı. Bugün sinemada ya da televizyon dünyasında, izleyiciyle benzer ölçekte ve derinlikte bir bağ kurabilen sanatçılar olduğunu düşünüyor musunuz?
Bence yok. O kuşağın sinemayla kurduğu bağ çok başkaydı. Sinema halkın temel eğlencesiydi. Yarışmalarla halkın içinden insanlar sinemaya giriyordu. Nereden geldiklerini unutmayanlarla seyirci arasında karşılıklı bir saygı vardı. Kadir abi "Ben öldüğümde her evden bir cenaze çıkacak" der. Bu bir abartı değil; gerçekten öyle ve hala hissediliyor.
Belgeselde politik duruş da çok belirgin. Akil insanlar süreci, barış vurgusu…
Bu, aydın sorumluluğudur. Bedeli ne olursa olsun geri adım atmamak. Kadir İnanır bunu yaptı. Sağlığı bozulsa da dışlansa da durduğu yeri terk etmedi. Belgeselin en çarpıcı bölümlerinden birinde Kadir İnanır, "Ben halkın içinden geldim, onurlu bir yaşam için mücadele ettim. Hiçbir güç karşısında eğilmedim" sözleriyle sinemayı yalnızca bir sanat alanı değil, aynı zamanda bir direniş ve sorumluluk biçimi olarak gördüğünü gösteriyor.
Bu kadar güçlü bir ismin hayatını anlatmak zorladı mı sizi?
Hayır. Aksine, inanılmaz bir güven vardı. Bana hiç müdahale etmedi. "Neye ihtiyacın var?" diye sordu hep. 40 saate yakın röportaj kaydı var. Bu yalnızca ilk film. Kadir İnanır'ın hayatına dair belgeseller üretmeye davam edeceğiz.
Bu kadar kült bir filmin arkasında bir kırgınlık olduğunu görüyoruz. Bu süreci biraz anlatır mısınız?
Evet, bu film Türkiye sinemasında neredeyse kusursuz, dokunulmaz bir yere konur ama arkasında konuşulmayan bir duygu var. Kadir abi, filmden sonra Atıf Yılmaz ile aralarında ciddi bir kırgınlık yaşandığını anlatıyor. Yaklaşık on yıl süren bir küskünlük bu. Zamanla aşılmış, yıllar sonra yeniden bir araya gelmişler ve birlikte çalışmışlar. Biz bu bölümü özellikle saklamadık. Çünkü Kadir İnanır yalnızca başarılarıyla değil, kırılganlıklarıyla da var olmayı kabul eden bir insan. Neyi hissediyorsa onu yaşayan, söyleyen ve saklamayan bir duruşu var; belgeselde bunu görünür kılmak istedik.
Belgesel ne zaman, nerede izlenebilecek?
Gösterimler planlanıyor. Ardından bir ulusal kanalda ya da dijital platformda. Gönlüm TRT'den yana; herkes ulaşabilsin diye. Çünkü Kadir İnanır Türk sinemasının hafızası ve hayatı kamu kanalında gösterilmeli.
Uzun süredir merak beklenen, Mehmet Günsür ve Mert Fırat'ın başrollerde olduğu yeni filminiz "Hakikatin Ölümü" nasıl ilerliyor?
Montaj aşamasında. Yaz sonunda festivaller, ardından vizyon. Kışa kalmaz izlenir.
Bugün bağımsız sinema hem üretimde hem gösterimde dışlanıyor. Bu yapısal sorunun çözümü sizce nereden başlamalı?
Bağımsız filmler için sık sık 'insanlar izlemiyor' deniyor ama ben buna inanmıyorum. Çünkü aynı filmler festivallerde gösterildiğinde salonlar doluyor, seyirci izliyor ve tartışıyor. Sorun izleyicide değil; filmlerin dolaşıma girememesinde ve seyirciyle buluşturulamamasında.
Sanat kötü bir yatırım değil. Ulusal televizyon kanalları, özellikle bağımsız yerli filmleri düzenli olarak ekrana getirmeli. Fransa ve Almanya'da bu filmler ulusal kanallarda izleyiciyle buluşturuluyor; sinema kültürü böyle canlı tutuluyor. Bizde ise bu alan görmezden geliniyor. Bu anlayış değişmezse, bağımsız yerli sinema seyircisinden kopar ve koskoca bir sektör yavaş yavaş yok olur."







